*Sumeyye'nın huzur evi..*

Audici


Powered by Audici

İNSANLIĞIN DURUMU

İNSANLIĞIN DURUMU

İnsanların bir kısmı samimi olarak müslümandırlar. Bunların kalplerinde ne varsa dillerinde de o vardır. İslâmî hakikatlere doğru bir biçimde inanırlar ve bunu itiraf ederler. İşte gerçek müminler bunlardır.

İnsanların bir kısmı da kafirdirler. İslâmın hükmünü kabul et­mez ve kendi yanlış inançlarını açığa vururlar. Bunların durumları belli olduğu için müminlerin onlara karşı tavır alması kolay olur.

Bir kısım insanlar da münafıktırlar. İçlerinde olanı açığa vur­maz, kafir oldukları halde kendilerini mümin gösterir, müslüman­ları aldatmak isterler.

Deme düşmana düşman elinde silahı ola

Veli müşkil budur suret-i haktan gele.

Bunlar dost görünen düşmanlardır. Bu gibilere karşı tavır almak çok zordur. Müslümanların önemli bir kısmını aldatıp kendilerine destek sağlıyabilir ve fesatlarını sürdürebilirler. Müslümanların asıl düşmanları bunlardır. Bunlara karşı korunmak gerekir. (Münafikun Suresi ayet 4)

Bunlar yalancıdırlar. Kafir oldukları halde yalan söyler, gerekirse yemin eder kendilerini müslüman göstermeye çalışırlar. (Münafikun Suresi ayet 1) Çok korkaktırlar, en küçük bir sesi ve en küçük bir davranışı aleyhlerinde zannederler. (Münafikun Suresi ayet 4)[59]

KUR’AN-I KERİM NE DİYOR?

Kendilerini müslüman zanneden ama İslâm’ın bazı hükümle­rini kabul etmeyenlerle ilgili Kur’an-ı Kerîm’de çok sayıda ayet var­dır. Konumuzla ilgisi dolayısıyla Nisa Suresinin 60. ayetinden 65. ayetine kadar olan kısmını okuyalım:

“Sana indirilmiş olan Kur’an-ı Kerîm’e ve senden önce indiril­miş bulunan mukaddes kitaplara inandıklarını zannedenleri gör­mezmisin, tağuta göre yargılanmak isterler. Halbuki, onlar tağuta karşı çıkmakla görevlendirilmişlerdir. O şeytan onları pek derin bir sapıklığa düşürmek ister.

Onlara, «Geliniz, Allah-ü Teâlâ’nın indirmiş olduğu Kur’an-ı Kerîm’e ve Hz. Muhammed’e başvuralım.» denince o münafıkları görürsün ki, senden hep kaçınırlar.

Bizzat elleri ile yaptıkları şey yüzünden başlarına bir felaket gel­diği zaman halleri ne olacak? Bu defa da sana gelirler, «Vallahi mak­sadımız sırf bir iyilik yapmak ve arayı bulmaktı.» diye yemin ederler.

Onlar var ya, Allah onların kalplarinde olanı bilir. Onlara al­dırma, onlara öğüt ver ve kendi haklarında onlara etkili söz söyle.”

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)

16/11/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Barış ve Hoşgörünün Doğru Adresi


Barış ve Hoşgörünün Doğru Adresi

Cafer Durmuş

Al-i İmrân sûresi 64. ayet-i kerimesi ve devamını ne zaman okusam; zihnimde bir bağlantı kurulur; saadet asrından günümüze uzanan bir kutlu daveti okumanın heyecanını duyarım. O çağrıya katılan bir ses de ben olabilir miyim diye düşünürüm.
Kıraat esnasında elzem olan huzuru bulabilirsem eğer; tarihte yaşanmış olanı doğrudan okuduğumu hissederim. İnancımla yüklendiğim sorumluluğa dair düşüncelerim yerli yerine oturur.


Şuna inancım kuvvet bulur ki; Kur’ân’ın evrensel mesajı herkesi, her kesimi şefkatle kuşatır. Mensuplarına önce tebliği telkin etmekle; çatışma ve kavgayı değil, dostluğu ve kardeşliği önerir. İnsanlığı asgarî müştereklerde birleşmeye çağırır. İhtilaflı konulara veciz üslubuyla, itiraza mahal bırakmayacak netlikte çözüm getirir. Çünkü o inancın özü, Rahmân’ın insanlığa en son sözüdür...

Söz konusu ayetlerin manası şöyle:

(Ey Rasûlüm!) De ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım. Ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman şahit olun ki, “biz Müslümanlarız” deyiniz.

Ey ehl-i kitap! İbrahim (a.s.) hakkında niçin çekişirsiniz? Halbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz?

İşte siz böyle kimselersiniz! Hadi hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız. Fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin tartışıyorsunuz? Oysa ki, Allah her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz.

İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan idi; fakat o Allah’ı birleyen dosdoğru bir Müslüman’dı. Müşriklerden değildi. İnsanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar; şu Peygamber (Muhammed a.s) ve (ona) iman edenlerdir. Allah mü’minlerin dostudur.

Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler. Oysa onlar sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar.

Ey ehl-i kitap! (gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın ayetlerini inkar edersiniz? Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz? (Bkz. 3/64-71)


Bu ayetler, insanlığı huzur bulacağı kapıya çağıran kuşatıcı seslenişin birer parçası...
Cenab-ı Hak, Hıristiyan ve Yahudi toplulukları tevhid dini ekseninde ortak bir kelimede birleşmeye çağırıyor. Menşei itibarıyla hak olan iki dinin mensuplarının İsalm’a hiç değilse garazkar olmamalarını işaret ediyor; ona bakıp yanlışlarını tashih etmelerini buyuruyor.

Mealini arz ettiğimiz ayetler tefsirde şöyle açıklanır; Ey kitap ehli! Geliniz, İslam’ın davetine beraberce kulak verelim. Ne putları, ne haçı ne de başka bir şeyi O’na ortak koşmamak üzere sizinle sözleşelim; Allah’ın size indirdiğine karıştırdığınız yanlışları bir tarafa bırakın ve artık teslisi savunmayın. Geliniz, kulluğu sadece bir olan Allah’a tahsis edelim ve akl-ı selim sahibi herkesin kabul edeceği müşterek bir kelimede birleşelim.

Ey kitap ehli! Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmayın. Harama helal, helale haram diyenlerin sözlerini, ölçüp tartmadan kabul etmeyin.Helaller ve haramlar konusunda murad-ı ilahinin aksine hüküm veren bilginlerinize uymakla onları tanrılaştırmayın... Efendimiz (s.av.) bunun açıklanmasını isteyen Adiy bin Hatem’e; “Bir şeyi helal ve haram kılan din bilginlerine uymanın, onlara tapmak gibi olacağını” bildirmiştir...


Ey kitab ehli! Bilmediğiniz şeyler üzerinde ileri geri konuşmayın. Hz. İbrahim hakkında gerçekle bağdaşmayan iddialar öne sürmeyin. Onun Yahudi ya da Hıristiyan olması mümkün değildir. Çünkü Tevrat ve İncil onun risaletinden sonra gelmiştir... Ve o, müşriklerden de değildi. Allah’ı bir bilen tam bir Müslüman’dı. Bu sebeple Hz. İbrahim’e inanç bakımından en yakın olanlar Hz. Muhammed (a.s.) ile onun ümmetidir. Bu durumda, “İbrahimî” nitelemesini ihraz edebilecek din, sadece İslam’dır...

Burada Cenab-ı Hak, ehl-i kitabın düştüğü yanlışları belirtiyor ve soracağı can alıcı suali soruyor. Fakat onları çağırdığı kapıyı hep açık tutuyor...

Rasûlullah (s.a.v), öbek öbek insanları İslam’a çağırıyor. Yahudi alimlerine İslam’ı anlatıyor. Rum kayserine, İran kisrasına “İslam ol kurtul çağrısını” taşıyan elçiler gönderiyor. Elçilerin taşıdığı mektuba yukarıda mealini verdiğimiz ayetleri yazıyor. Ve bütün bunları yaparken sözünü seçiyor. Zamanı, zemini gözetiyor; muhatabın durumunu dikkate alıyor. Elçileri gönderirken seçici davranıyor.

Şimdi soru şu; Rasûlullah (s.a.v) “teâlev = geliniz” kelimesinin omuzlarına yüklediği sorumluluğu nasıl algıladı, nasıl çırpındı? Biz ne durumdayız?

Şöyle düşünebiliriz: Efendimiz’in eline bir mektup verip uzak diyarlara gönderdiği elçilerden biri de ben olsam, ne hissederdim? Bu ayetleri birer mübarek emanet telakkî edip, muhataplarına usûlünce tebliğ etmek için ne yapardım?

Eğer okuduğumuz ayetler, bize bu heyecanı yüklüyorsa, yüreğimize bir sızı bırakıyorsa; seslendiği kitleye kendisini taşıyacak maddî sebepler teşekkül etmeye başladı demektir...

Şurası muhakkak; bu günün şartları dünden çok farklı...
Mesele insanı İslam ile buluşturmaksa; “ne yapabilirim, nasıl yapabilirim” soruları etrafında ciddiyetle durmak ve neyi, nerede, nasıl söyleyeceğini ayrıntısıyla hesaplamak gerekiyor. Bir takım önyargıları ve peşin kabulleri olması, kuvvetle muhtemel bulunan din mensuplarıyla karşılaşmaya hazırlıklı olmak gerekiyor...

Mesela; önceden bir diyalog tesis edip ortamı hazırlamadan bu ayetleri okuyarak söze başlamak, muhatabınızda beklediğinizin aksine tesir icra edebilir.

Bazen öyle gerekir ki; sadece Efendimiz’in; “Müslüman, insanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir” tarifini vermekle yetinirsiniz. Bazen; sadece İslam ahlakından neş’et eden diğergamlık örneklerinden söz edebilirsiniz. Bir mekanda yalnızca Hz. Peygamber’in engin hoşgörüsünü örnek verirsiniz. İslam’ın barış ve kardeşlik dini olduğundan söz edersiniz. İnsanlık buna hasret dersiniz.

Bazı zaman olur ki; hiçbir şey söyleyemezsiniz; susmayı konuşmaya tercih edersiniz. Orada duruşunuz, yemek yemeniz, oturup kalkmanız, yoğun mesai içinde sessizce bir köşeye çekilip ibadet etmeniz başlı başına bir mesaj olur...

Gönüllerin İslam’a akacağı köprüler kurulduğunu hissettikten sonra önce asgarî müşterekler konuşulabilir. Sonrasında İslam’ın insanı hayran bırakan erdemleri sıralanabilir. Ancak bundan sonra, aslı tahrif edilen dinlerdeki batıl inanışlara değinilebilir. Nitekim dikkat edilirse, mealini arz ettiğimiz ayetlerde de benzer bir sıralama mevcuttur.

Emir ve işaretleriyle hayatımızı mamur kılan Kur’ân-ı Kerim ayetleri müşriklere, münafıklara ve kafirlere de seslenmekte; ehl-i kitabı “müşterek bir buluşma noktası”na çağırmaktadır.

Esasen o, bütün insanlığa kucak açıyor. Lakin mü’minlerden gayrısına, onu hüsn-i kabul ile okumak nasip kılınmamış. Şu halde; Kur’ân’ın söz konusu kitlelere yönelik davetini duyurmak gibi bir sorumluluğumuz var.

11/11/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Mezarlıkların Sessizliği Bizi Aldatmasın..‏


Gerçekten şu mezarların sessizliği bizi aldatmamalıdır. Orada ni'met görenlerde, azap çekenlerde vardır. Buna göre, aklı başında olan kimse kabre girmeden önce orayı sık sık hatırlamalıdır.

Nitekim Süfyan-ı Sevri şöyle demiştir: “Kim kabri sık sık hatırına getirirse orasını bir cennet bahçesi olarak bulur. Buna karşılık kabri hiç hatırına getirmeyen kimse de orayı bir cehennem çukuru olarak bulur.”

Yine Süfyan-ı Sevri şöyle demiştir: “İnsan, malını ve çoluk çocuğunu koruduğu gibi, amelleri de kişiyi korur. O vakit ona; “ALLAH seni yatağına mübarek etsin, ne güzel dostların ve ne güzel arkadaşların vardır!” diye söylenir.”

Ubeyd b. Umeyr şöyle demiştir: “Her ölüye mezarı şöyle seslenir: Ben karanlık ve yalnızlık yeriyim. Şayet hayatında ALLAH'a itaat ettinse, bugün ben sana rahmet yeri olurum. Eğer asi isen ben sana azap yeri olurum. Ben öyle bir yerim ki, itaat ettiği halde bana gelmiş olan sevinmiş olarak benden çıkar. İsyankar olarak bana girende helak olarak çıkar, der.”

Muhammed b. Sabih ise şöyle demiştir: “ Bir adam mezara konup azap olduğu veya hoşa gitmeyen bir şeyle karşılaştığı vakit, civarındaki komşular, “Bizden ibret almadın mı? Biz senden önce gelmiştik, bizi görmedin mi? Bugünü düşünmedin mi? Bizim amellerimizin kesildiğini görmedin mi? Halbuki senin defeterin açık idi.”

Mezarı kendisine seslenerek; “Ey dünyanın dış görünüşüne aldanan, tanıdıklarından, senden önce toprak altına girenlerden ders almadın mı? Onlarda dünyaya aldanıp dururken ecelleri kendilerini, mezar altına aldı, sen hiç aldırmadın, şimdi çekersin.” der.”

Ubeyd oğlu Abdullah'ın anlattığına göre, Hz. Peygamber (S.A.V.) bir cenazede şöyle buyurmuştur:

“Ölü mezarına oturur. Kendisini defnedip dağılanların ayak seslerini bile duyar. Kendisiyle yalnız mezarı konuşur. Ve der ki: 'Ey Ademoğlu! Yazıkları olsun sana, benimle seni hiç korkutan olmadı mı? Benim darlığımı, benim korkunçluğumu, kurt böcek ve şiddet yeri olduğumu sana anlatan olmadı mı? Benim için ne hazırladın?' " (İbn Ebi'd-Dünya)

Enes (R. A) şöyle anlatmıştır: “Çok hasta olan Hz. Peygamber (S.A.V)' in kızı öldüğü vakit, Hz. Peygamber (S.A.V.) onu takip etti. Hz. Peygamber (S.A.V.)'in durumu pek hoşumuza gitmiyordu. Mezar başına geldiğimiz vakit, kendisi bizzat mezara girdi, benzi değişti ve kızardı.

Hz. Peygamber (S.A.V.)'e: “Bu halin nedir?” diye sorduğumuzda şöyle buyurdu: “Mezarın kızımı sıkıştırmasını ve kabir azabının şiddetini düşünerek geldim ve bana ALLAH-u Teala'nın ondan bu mezar sıkmasını hafiflettiği bildirildi. Buna rağmen öyle sıkıştı ki, kızımın feryadını doğu ile batı arasında olan her şey duydu.” (İbn Ebi'd-Dünya)

Seyda Muhammed Konyevi(k.s)

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)

6/11/2009 | Kategori: DIN | Yorum (1) Yorum yaz! |

KALP SEVMEKTEN YORULMAZ!...


KALP SEVMEKTEN YORULMAZ!...

"İman etmedikçe cennete giremezsiniz.
Birbirinizi (gerçek manada) sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız."
(Müslim–Tirmizi)

* * *
Hayatımız boyunca birlik, beraberlik, kardeşlik sloganları atmışız. Kardeşiz demişiz.
"Müminler ancak kardeştir" ayetini dillendirmişiz. Kardeş olmak zor, kardeş kalabilmek
daha da zor bunu hiç hesaba katmamışız.
Kardeş olmuşuz, arkadaş olmuşuz, dost olduğumuzu zannetmişiz.
Dostum dediğimizi yeri geldiğinde bir kalemde atıvermişiz.

* * *
Oysa dost, güvendiğimiz dağ.
Ardından gidebileceğimiz kişi.
Sırrımızı paylaştığımız, dertlerimizle dertlenen, sevincimizle sevinen yoldaş.
Dost, her ne olursa olsun terk etmeyen!
Yarıda bırakmayan! Kullanmayan, kullandırmayan.
Dost unutmak sözünü literatüründen silip atan yürek.
Mücadele arkadaşımız. Simidimizin diğer yarısının sahibi.
Dost ayna, onda kendimizi gördüğümüz.
Hüzünlendiğinde akıttığımız göz yaşlarımızın sebebi.
Yalnızlığımızı kar gibi eriten, yüzümüze kapanmayan tek kapı.
Tutunduğumuz dal, bizi düzeltmek adına uyaran.
Omzu, başımızı koymaya her an hazır…

* * *
Evet uzar gider bu şekilde. Biz dost olduğumuzu,
kardeş olduğumuzu iddia etmişiz ama gerçek manada sevmemişiz birbirimizi.
Sevgi sloganları atarken de, dostum kardeşim diye başlayan edebiyatlarımızda bile
sevgi kavramını hep unutmuşuz.

Sevgi, sevgili, sevdiğim kişi diyememişiz.
Belki de gerçekten yürekten sevmemişiz birbirimizi.
Dostum dediklerimizle bir gün sonra düşman oluvermişiz.
Kardeşim diye tanıttıklarımızı unutuvermişiz bir zaman sonra.
Altını sevgi ile besleyemediğimiz dostluk ve kardeşçiklerimiz olmuş.

* * *
"Dostunu aşırı övme mutedil ol, bir gün düşmanın olabilir.
Düşmanında da mutedil ol, bir gün dostun olabilir" sözünü unutmuşuz.
Bir gün önce överek göklere çıkardıklarımızı ertesi gün işimize gelmeyince kâfir,
müşrik ilan etmişiz. Bir gün önce tanıştırırken kardeşim diye takdim ettiklerimizi,
"o yaramaz adam" diye anar olmuşuz.

Dostluklarımızı ve kardeşliklerimizi sevgiyle sulayamamışız.
Sevgiyle yoğuramamışız. Sevgiyle şekillendirememişiz.
Sevgiyle bakmamış ve gözlerinin içine bakarak "seni seviyorum kardeşim, dostum"
diyememişiz. Her lafın başında peygamberi örnek edindiğimizi söyleyen,
yazan, haykıran bizler onun sevgi çemberine yaklaşamamışız bile.
Ondan öğrenmedik mi vefayı, kardeşliği, dostluğu, sevgiyi?
Ondan öğrenmedik mi sevdiğini söyleme gerekliliğini?

* * *
Peygamber mescidin kapısında bir sahabeyle oturmaktadır.
Uzaktan geçen başka bir sahabeyi gösterir yanındaki:

–Ey ALLAH'ın Resulü şu geçen sahabeyi ben ALLAH için çok seviyorum, der.
ALLAH Resulü tebessüm ederek, mübarek elini yanındaki sahabenin sırtına koyar.
–Çok güzel. Peki bunu ona söyledin mi? der.

Sahabe hayır manasına başını iki yana sallar. ALLAH Rasulü devam eder.
–Git ve ona bunu söyle!.. der.

Koşar sahabi sevdiği dostuna yetişmek için, yakalar ve gözlerinin içine bakarak;
–Seni ALLAH için çok seviyorum ey kardeşim, der.

Arkadaşı sevgiyle parlayan gözleriyle şaşkın bakar kardeşine ve cevap verir.
–Bende seni ALLAH için çok seviyorum…

Kucaklaşarak ayrılırlar.

* * *
Birkaç ay sonra ALLAH Resulü mescide girerken aynı sahabeyle karşılaşır.
Üzgün, bitkin ve ağlamaklı. Nedenini sorar:

–Ey ALLAH'ın Resulü. Geçenlerde sana gösterdiğim ve
ALLAH için bu kardeşimi çok seviyorum dediğim kardeşim vefat etti, der.

ALLAH Rasulü sırtını sıvazlar bu üzgün adamın.
Ve ağzından şu mübarek sözler dökülür:

–İyi ki ona sevdiğini söylemişsin….

* * *
Peki, biz birbirimizi sevdiğimizi söylemek için daha ne bekliyoruz?
Tepemize bombaların yağmasını mı? Bacılarımızın ırzına geçilmesini mi?
Yavrularımızın hunharca katledilmesini, kardeşlerimizin hapishanelerde çürümesini mi?
Yâda onun için okunan sela sesini mi?
Birbirimizi sevdiğimizi söylemek için daha ne bekliyoruz?
Onun toprakla hemhal olmasını mı?

* * *
Bir zoru başarıp kardeş olduk, hadi daha da zor olanı başarıp kardeş kalalım.
Ve kardeşimize, dostumuza sevdiğimizi söyleyelim.
Dostluk ve kardeşliğimizi sevgiyle sulayalım. Sulayalım ki hiç solmasın.
Sulayalım ki, yeşeren filizlerden dev sevgi fidanlıkları oluşsun.
Sulayalım ki, bitiveren dostluklar ve kardeşlikler yerine,
birbirini ALLAH için seven gerçek sevdalılar oluşsun.

Kardeşim, dostum dediklerimiz sevdiklerimiz olsun.
Kalp sevmekten yorulmaz, birbirimizi ALLAH için sevelim.
Bıkmadan, usanmadan, vazgeçmeden, karşılık beklemeden, şart koşmadan….
Hepinizi ALLAH için çok seviyorum. Sevgi ile kalın….

Mükerrem Bulut

31/10/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (1) Yorum yaz! |

Terazimiz Gülden Olsun‏

Image Hosted by ImageShack.us
Mehmet Berat IRMAK

Terazimiz gülden mi değil mi? Çocuklarımızın, ülkemizin ve milletimizin geleceği buna bağlı...

Hemen, Ümmü Sinan’a ait,
Gül alırlar gül satarlar
Gülü gül ile tartarlar
Gülden terazi tutarlar
Çarşı pazarı güldür gül
dizelerini hatırladığınızı biliyorum.

O gül alıp gül satan, gülü gül ile tartan ve dahi gülden terazi tutan millet bizim milletimizdir ve şu yeryüzünde yaşadığımız topraklar bir incelikler adası haline gelmişse, gülden terazi tutanlar sayesinde gelmiştir.

Şayet, yeniden güle dönülecekse, bu, çarşısı pazarı gül inceliğinde, gül letafetinde olan şehirlerimizin sakinlerine bağışladığı o “iklim”in yeniden yaşanmasıyla olacaktır. O hayat tarzının tahakkuku ise gülden terazi tutma şartına bağlıdır ki, yalnızca milletimizin değil insanlığın bekası için de çıkış kapısı olan budur; gül ile kapanıp açılan kapılar...

Ayak bastığı toprakları çiçeklendiren, seraba yürüyen aşk kesilen o ince insanların bize bıraktıkları miras “şanlı” tanımıyla ve “tarih” soğukluğuyla ifade edilemeyecek kadar hayat doludur... Her dem tazelenen, sürgün veren, tomurcuklanan, açan ve “çevre”yi güzelleştiren bu gülden terazi tutma inceliği medeniyetimizin ne denli insan odaklı olduğunu da göstermektedir.

Medeniyetimiz için “su medeniyeti”, “sevgi medeniyeti”, “gözyaşı medeniyeti” tanımlarını kullananlara saygı duyarız, evvel Allah öyledir de, bu tasnife bir de “gül medeniyeti”ni eklemek icap edecektir ve sahiden bizim medeniyetimiz gül medeniyetidir.

Hemen ilk çağrışımın lale bahçelerine, yahut bir çiçek yetiştiriciliği olarak gülcülüğe kaymaması için söyleyelim ki, kastımız bunları da havi olmakla birlikte bu kadar dar ve sınırlı değildir. Mizacını, meşrebini, hayata bakışını gül ile kıyas eden, ölçüsü tartısı gül olan başka bir millet aransa bulunacak olan her şeye rağmen yine bizim milletimiz olacaktır.

En basitinden,  kız çocuklarına bu kadar çok “güllü” isim veren başka bir millet çırayla aransa bile maalesef bulunacak değildir. Lügate filan bakmadan, hemen aklımıza gelen, “Güllü”, “Gülşen”, “Gülnur”, “Gülsu”, “Gülseda”, “Gülşah”, “Gülendam”, “Gülfiadan”, “Gülefşan”, “Gülten”, “Gülay”, “Gülbeyaz”, “Gülçin”, “Gülben” “Gülgün”… isimleri bile, bütünüyle, rahmetli Nihat Sami Banarlı’ya Sivas kırsalında çocuklarına “güllü” isimler veren annenin derin hassasiyetini yansıtmaktadır. Bu ayrı bir yazı konusudur ve günü geldiğinde yazılacaktır lakin milletimizin derin bilincini yansıtmak açısından zikretmeye değer.

Atını gül ağacına bağlayan “türkü”deki yakıcının bize sunduğu lirik acı da, minyatür ustasının gül bahçesine çevirdiği  “resim” de nihayetinde terazimizin hâlâ gülden olduğunun farklı göstergeleridir. Uğurlaması bile “gül”ü çağrıştıran bu millet, inceliğini yeniden fark ettiği takdirde, şu karabasanlarla kıvranan yeryüzünde, insanlık için bir ümit kapısını aralamış olacaktır.

Konuyu çok açılmış gül gibi dağıtmadan yinelemek gerekirse, çocuklarımızın, ülkemizin ve milletimizin geleceğinin terazimizin gülden olup olmadığıyla yakından alakalı olduğunu söylemek fazlalık olmayacaktır.

Kâbe’yi gülsuyuyla yıkayan, ona ve ona yönelenlere hizmeti aşk derecesinde hisseden ve insanlığın istikbali ve istiklali için deli divane olan bir milletin evlatları olarak elimizde gülden bir terazi taşımaya mecbur ve mahkûmuz...

Doğrusu aşktan anladığımız da budur...

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)

21/10/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) Yorum yaz! |

<Önceki Yazilar |